taşlı bir yolda yürürken kafan yukarıya bakıyorsa, ayağının taşa takılma ihtimali %80’dir. hep kafan aşağıda yürürsen etrafındaki güzellikleri göremezsin. kafanı bir aşağı bir yukarı kaldırırsan insanlar sana deli der. onun için ya taşlı yollarda yürümeyeceksin, ya da her şeyi göze alarak inat edeceksin.
"İnsan ara vermeden en fazla yirmi saniye gülebilen ve yine ara vermeden saatlerce ağlayabilen bir hayvandır. Doğduğumuzda ilk yaptığımız işin ağlamak olmasının bir anlamı olmalı. ‘Oku’ diye başlar Kuran ve ‘Önce kelime vardı’ diye başlar Yuhanna’ya göre İncil. Eğer bir ahir zaman peygamberi olsaydım ve yeni bir din yaymak için kullansaydım sözükleri ‘ağla’ diye başlardım. Ağla… Ağla çünkü ağlamadan anlayamazsın."
— Ali Lidar

Mahallenin çalışmayan tek gece lambasının altında uyuyakaldığımda saat 1’i gösteriyordu. Yavaş adımlarla yanıma yaklaşıp bir süre bekledikten sonra beni öptü. Uyandım. Kolumdan tutup “haydi gidiyoruz,” dedi. “Nereye?” diye soramadan bir daha öptü. Nefesiyle kesti nefesimi. Yoldan geçen ilk taksiye el işareti yaptı fakat taksinin içinde yolcu vardı, durmadı. Yoldan geçen ikinci taksiye el işareti yaptı. O da durmadı. “Yürüyelim,” dedi. Mahallemizin dar sokaklarında yavaş yavaş yürümeye başladık. Yol kenarına atılmış eski bir kanepenin yanına geldiğimizde oturmak istediğini söyledi. Oturduk. “Bekle,” dedi. “Geldiğimde sana yeni işimden bahsedeceğim.” 10 metre ötedeki tekelden iki bira alıp geldi.
“E anlat bakalım, neymiş yeni işin?”
“Gerçekçilik yapıyorum.”
Daha on saniye önce ağzıma dolmaya başlayan birayı yutamadan püskürttüm.
“Ne?”
“Sakin ol yahu, güzel bir iş. Pek fazla kazanamıyorum. İleride kazanacağım. Şimdilik serbest meslek ile atıldım piyasaya, geziciyim ama çok yakında kendi iş yerimi açıyorum. O zaman yeni elemanlar da alırım yanıma. İstersen seninle ortak bile olabiliriz.”
“O kadar şey saydın iyi güzel ama ben anlamış değilim, bu nasıl bir iş?”
“Bak şimdi, insanlara duymak istedikleri şeyleri söylüyorum. Gerçekleri. Çünkü insanlar artık yalanlarla uyutulmaktan hoşlanmıyor. Ha, bunu siyasetçiler nasıl beceriyor onu da anlamış değilim. Neyse, dur anlatıyorum. Geçen gün yaşlı bir teyze bana gelip kalp röntgenini gösterdi. Ona üç ay ömrü kaldığını, çok yakında öleceğini söyledim. Cebinden 20 lira çıkarıp elime tutuşturdu.”
“Belki de insanlar deli olduğunu düşünüp sana yardım ediyordur.”
Güldü. Gerçekçilik işi benim de aklıma yatmıştı. Hem deli olduğumuzu düşünseler ne fark edecekti ki? Biz paramıza bakarız. Gerçek parayla satın alınabilir bir şey değil mi? Onlarca lira basıp yaptığım bahis kuponlarının yatışı, gerçeği parayla satın alışıma en büyük örnekti kendi açımdan. Kaybetmek gerçeğiyle tanışmıştım, hem de kendi paramla. Gerçekçiliğe ilk adımı öyle attım da diyebilirim. Biraz düşündüm. Tony Montana gibi yalan söylerken bile gerçeği söyleyemesem de elimden geleni yapıp ona yardım edebilirdim.
“Aylık ne kadar kazanıyorsun bu işten?”
“Ne o? İlgini mi çekti?”
“Biraz önce ortak olabiliriz demiştin, neden olmasın?”
“Olabilir tabii canım ama önce bazı testlerden geçmen lazım. Gerçekçi olmak bu kadar kolay değil. Gerçi sende bir Gustave Flaubert ışığı görüyorum.”
“O da kim?”
“Boş ver şimdi, tanımazsın. Ben de liseden hatırlıyorum.”
“Nasıl yani lise arkadaşın mı?”
Sağlam bir kahkaha attı. Kahkahasıyla beraber şimşek çaktı. Sonrasında da bir gün önce haber bültenlerinde söyledikleri şey gerçek çıktı: Yağmur başladı. “Hadi kalk gidelim,” dedi. Bunu derken yüzüme baktı ve göz göze geldik. Gerçekçiliğe ikinci adımı onun gözlerine baktığımda attım. Sanırım aşık oluyordum. Aşık olmama fırsat vermeden dudaklarıma yapıştı. Dudakları dudaklarıma değdiği anda bir şimşek daha çaktı, bu sefer kalbimde.
“Sana bir gerçekten bahsetsem…”
“Sus,” dedi. “Param kalmadı. Hepsini biraya verdim. Ben de seni seviyorum.”
Emre Yüksel